Cesur Yürek

Tarih: 26.08.2025 19:07

Anadolu’nun Kapılarını Açan İki Zafer: 26 Ağustos

Facebook Twitter Linked-in

Anadolu’nun Kapılarını Açan İki Zafer: 26 Ağustos

26 Ağustos, Türk tarihinin kaderini belirleyen iki büyük zaferin yıldönümüdür. 1071’de Sultan Alparslan’ın liderliğindeki Büyük Selçuklu ordusu Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos’u mağlup ederek Türklere Anadolu’nun kapılarını açtı. On iki asır sonra, 26 Ağustos 1922 sabahı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki Türk ordusu Büyük Taarruz’u başlatarak mücadelenin en kritik evresini açtı; birkaç gün içinde 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni zaferle sonuçlandırdı. Her iki olay da milletimizin var olma bilincinin ve tarihî sürekliliğin simgeleri olmuş, Anadolu’nun bizlere miras kaldığı inancını pekiştirmiştir.

Malazgirt 1071: Sultan Alparslan’ın Anadolu’ya Girişi

26 Ağustos 1071’deki Malazgirt Meydan Muharebesi, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinin dönüm noktası sayılır. Alp Arslan komutasındaki yaklaşık 50 bin kişilik Selçuklu ordusu, 200 bine varan Bizans ordusunu yenerek Türklere Anadolu’nun kapılarını açtı. Bu zaferle Sultan Alparslan, coğrafyayı “Türk yurdu” haline getirme yolunda büyük bir adım attı; Türk Dil Kurumu’nun ifadeleriyle, Malazgirt Zaferi “Anadolu coğrafyasının Türk yurdu olmasını sağlamıştır”.

Bu muharebede Alparslan’ın askerlerine olan inancı ve cesareti ön plana çıkar. Haber kaynakları, savaş sabahı Alparslan’ın beyaz bir kaftan giyerek ordusuna şu nasihatlerde bulunduğunu aktarır: “Müslümanların camilerde dua etmekte oldukları bu saatte düşmanın üzerine atılmak istiyorum; galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuca ulaşacağız, yenilirsek şehit olarak cennete gideriz”. Ardından “Ya muzaffer olacağız ya da şehit olacağız” gibi kelimelerle askerlerine moral veren Alparslan, imanı ve kararlılığıyla tarihî bir zaferin kazanılmasını sağlamıştır.

Büyük zaferin ardından Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış, kıta üzerindeki hürriyet ve varlık mücadelesi başlamıştır. Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesi ancak yüzyıllar süren mücadelelerle gerçekleşse de, Malazgirt Zaferi bu sürecin ilk büyük kilit taşıdır. Bu destansı an, bizlere atalarımızın cesaret ve fedakârlığını gösterirken, aynı zamanda milî bilincimizi canlı tutan bir kahramanlık örneği olarak hafızalarımıza kazınmıştır.

Büyük Taarruz 1922: Kurtuluş Mücadelesi’nin Zirvesi

Milletimizin düşman işgalinden kurtuluş mücadelesinin son ve en önemli evresi de 26 Ağustos 1922’de başladı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Türk ordusu Afyon-Kocatepe hattında sabaha karşı taarruza geçti. Efsaneleşen bir emirde Atatürk, birliklerine “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” diyerek kararlılık aşılamıştır. Bir yıllık hazırlığın ardından başlatılan Büyük Taarruz, Türk ordusuna yeniden saldırma gücü vermiş ve pek çok cephesi kırılarak yarılan Yunan ordusu kısa sürede bozguna uğratılmıştır.

30 Ağustos 1922 günü Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni zafere dönüştüren bu operasyon sonucunda Yunan ordusu kesin olarak geri çekilmiş, Anadolu toprakları işgalcilerden arındırılmıştır. Türk Dil Kurumu’nun vurguladığı gibi, Büyük Taarruz ile “vatan topraklarımız işgalci kuvvetlerden tamamen temizlenmiştir”. Bu zafer, askerî güçten ziyade milletin inanç ve azmiyle kazanılmıştır. Sahip olduğu silah ve cephane sınırlı olan Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği “millet olma bilinci” içinde küllerinden yeniden doğmuş; Büyük Taarruz da bu iman gücünün bir başka destanı olmuştur.

Böylece 26 Ağustos 1922, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yürekten bağlı bir ulusun büyük bir bağımsızlık zaferini müjdelemiştir. Milli Mücadele’de vatan için omuz omuza savaşan tüm asker ve sivil, malı, canı ile bu zaferde pay sahibidir. Onların inanç ve fedakârlığı, Cumhuriyetimizin kuruluşuna giden yolu açmış; her yıl 30 Ağustos’ta bu zafer “Zafer Bayramı” olarak kutlanarak gelecek nesillere aktarılmaktadır.

Tarihî Süreklilik ve Bugünün Mesajı

1071 Malazgirt Zaferi ile 1922 Büyük Taarruz arasındaki bin yıl, iki farklı dönemin başarı destanlarını oluşturur. Ne var ki bu iki zafer, tarihte kopuk olmasa da tek bir ruhun iki farklı tezahürü gibidir. Anadolu’nun fethiyle başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan bu süreçte, Sultan Alparslan’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan miras bize kutsal bir emanet bırakmıştır. Türk Dil Kurumu’nun da belirttiği gibi “Anadolu’nun fethiyle başlayıp Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan süreçte kahramanlık destanları yazarak şanlı tarihimizi bizlere emanet eden ecdadımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz”.

Bugün bizlere düşen görev, bu derin tarihî mirasa sahip çıkarak milli şuuru canlı tutmaktır. Geçmişin zaferlerine duyduğumuz saygı, bölünmez bütünlüğümüzü koruma iradesini pekiştirmeli; Atalarımızın ruhundan güç alarak tüm zorluklara karşı birlik ve kararlılıkla direnmeliyiz. 26 Ağustos’un yıldönümünde andığımız bu kutlu günler, bizlere yalnızca geçmişin kahramanlıklarını hatırlatmaz; aynı zamanda günümüzde de vatanımıza, birliğimize ve özgürlüğümüze sahip çıkmanın önemini öğretir. Bu bilinçle hareket eden bir millet, tarihindeki şanlı mirası gelecek nesillere umutla taşıyacak; tıpkı Malazgirt ve Büyük Taarruz’da olduğu gibi bugün de birliktelikle zorlukların üstesinden gelecektir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —